Bir küs, bir barışık; Ivrea
- 23 Eyl 2017
- 3 dakikada okunur
Sabah kalktim. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Ne günü Torino'da geçirmek ne de başka bir yere gitmek istiyorum. 1 aydır Türkiye'deki oğlumu çok özlüyorum. Huysuzum, sevimsizim, tembelim...
Bir taraftan da yan gözle yakinlarda gidilecek şehir arıyorum internette. Tamam dedim Ivrea olsun bari, bir saat uzaklikta, ev de üstüme üstüme geliyor zaten. Kahvalti tabağını öylece bırakip, isteksizce çıktım evden. Tren istasyonuna gittim, biletimi aldim ve bu dökük trene bindim sonra.

Uzun zamandir Piemonte bölgesinde büyük şehre seyahat etmemiştim. Büyükşehir dediysem nüfusu 25.000 civarı Ivrea'nın. Ancak çok önemli bir özelliği var. Her yıl Şubat ayında gerçekleşen portakal savaşları.
Portakal Savaşı nedir?
Bir efsaneye göre, 1194 yılında yaşamış olan bir Dük'ün, soyluluk hakkı olarak, evlenen her kadınla ilk geceyi beraber geçirme hakkına karşı gelen bir kadının Dük'ün kafasını koparması üzerine başlayan gelenek üzerine 9 takım, İvrea kenti meydanlarında portakal savaşları yapıyor. Portakal savaşında yayalardan oluşan bir takım şehrin çeşitli yerlerinden geçen atlı takımlarla mücadele ediyor. Savaş sırasında 'düşman' olmayan izleyiciler portakallardan nasibini almamak için kırmızı şapka takarak kendilerini belli ediyor.


Evet, festivalin çıkış noktası güzel, gelenekleri sürdürmek guzel. Ancak tonlarca portakalın ziyan edilmesi de eleştiriye açık bir konu.
Ben savaşsız bir döneminde Ivrea'yla tanışmış olsam da, içim bu ziyanı kabul edemiyor olsa da, Şubat ayinda festivali görme fikrinden de kopamıyorum açıkçası.
Neyse, gelelim şehirle ilk tanışma anıma...Genelde yanıltıcı olsa da tren istasyonundan cıkıp, şehri ilk gördüğüm an hissettiğim enerjiyle bir yargı oluşur kafamda, çoğunlukla da o ilk izlenim sonrasi pek yanılmam şehri beğenip beğenmeyeceğim konusunda. (Şehirlerin ruhu olduğuna inandığımı da 1000. kez yine yazayım şuraya)
Ivrea'yı bölen Dora Baltea nehri sayesinde bendeki ilk izlenimi iyiydi. Beklentimi fazla yüksek tutmamam gerektiğini de hissediyordum. Şehirle ilgili hiçbir araştırma yapmamıştım. Hava güzeldi, "şöyle bir dolaşıp, dönerim" türünden bir gezi planıydı anlayacağınız.

Merkeze yürüyerek 15 dakikada ulaştım. Karşıma çıkan ilk güzellik Ivrea Belediye binası ve muhteşem Ferruccio Nazionale maydanı oldu. Biraz güneşlenme, biraz insanları inceleme sonrası, yoluma devam ettim.

Şehrin merkezi olan Via Palestro'ya vardım. İtalya'nın her şehrinde araç trağine kapalı, bir merkez cadde yer alır. Via Palestro da daha önce gördüklerimden pek fazlasını sunmadı bana. Bu cadde üzerinde bir turist bilgilendirme ofisi olduğunu okumuştum, ama kendisiyle hiç karşılamaşadık. Google Maps'in hedefe vardınız dediği yerde bir dondurmacı vardı. Turist bilgilendirme ofisini aramaktan vazgeçip, saatime baktım 14.15di. İşte bu kötü haber... Çünkü malum siesta sebebiyle, birçok restoran 14:00de mutfağını kapatıp, tekrar akşam açar. Yol üzerinde bu kafeyi görüp, oturdum (Rocket Caffe). Bu arada bilmeden oturduğum bu meydan Portakal Savaşlarının gerçekleştiği ana alanlardan biriymiş.

Burada ufak bir parantez açacağım. Ben "açken ben, ben değilim" sözünün tam anlamıyla karşılığıyım. Gerçekten açken o kadar sevimsiz, asabi, hatta zaman zaman ağlamaklı oluyorum ki anlatamam...
Kafede garsonu beklemeye başladım, gelmedi, 10 dakika gelmedi, 15 dakika gelmedi. Kendi rekorumu kırıp 20 dakika bekledim. İnsanları gözlemledim bir süre, o kadar sakince beklemeye devam ediyorlardı ki, bu durum daha da sinirimi bozdu. Sinirle kalktım masadan, yol üzerindeki bir iki restoran ve cafenin de mutfağını kapatmış olduğunu öğrenince ve sinirim, açlık limitimi aşınca, Torino'ya dönmeye karar verdim. Evet baya baya küstüm İvrea'ya... İstasyona doğru yürürken, tekrar Ferruccio Nazionale meydanından geçtim, meydan o kadar güzel görünüyordu ki yumuşamaya başladım, meydandaki bir kafeye oturdum ve o saatte yenebilecek tek şey olan sandviçe razı oldum. Karnım doyunca "ee hadi bir şans daha vereyim"dedim ve tekrar Via Palestro'ya çıktım. Bir dondurmacı gözüme çarptı, içeri girdim 3 kişi vardı sırada. O üç kişinin dondurma alması ne kadar sürebilir??? Çoook sürdü. Hayır dedim, bu kez sabredeceğim. Dondurmamı alıp çıktım. İstanbul'daki hayat bizi aceleci ve pratik olmaya itti her zaman, o yüzden İtalya'da bu konuda çok zorlanıyorum. İnsanların yavaşlığı, tembelliği, aynı anda iki işi yapamamaları, sohbet etmeyi herşeyden çok sevmeleri, beni çoğu zaman çileden çıkarıyor. Ama alışmaya, hayatı yavaşlatmaya çalışıyorum, bu konuda gerçekten çabalıyorum.
Yürümeye devam ettim. Rastgele bir sokaktan girip, yokuşu tırmanınca kale ve şehir manzarasiyla karşılaştım. İşte o an sevdim Ivrea'yı, barıştım kendisiyle.

Dönüşte merkeze indiğim yolun fotoğrafını çekmeyi ne kadar denediysem de güzelliği anlatmaya yetmedi çabalarım. Tam anlamıyla zamanda yolculuk gibiydi. Taş yollar, daracik tüneller, merdivenler, eski evler... Bazen bazı geziler tamamen tesadüflerle güzelleşiyor, İvrea'da benim için öyle oldu. O kimsenin geçmediği yola girmeseydim, bugün İvrea'yla ilgili yazacağım yazı bambaşka olacaktı muhtemelen. Seyahat etmenin benim için güzelliği bu işte; büyüleyici olan, gidilen yerden çok, yolculuğun kendisi...
Ivrea bana beklediğimden fazlasını verdi. Önce bir güzel gizledi kendini, sonra plansız, tesadüfen soktuğu yollarda tüm güzelliğiyle gönlümü aldı.

Yorumlar